Bu sayfada sizleri yeterince tatmin edemediysek kusura bakmayınız...
Daha fazlası için;
www.geyikmuhendisi.com
Technorati Profile

HAYDİ SELAMETLE...

İstanbul karışıktır. Bir gün üstünüze çöker, bir gün cennetiniz olur ama en önemlisi her seferinde İstanbul’un size bir sonra yapacağı sürpriz için kendinizi her türlü şeye hazırlayabilmenizdir. Olay budur yani. İstanbul'un tüm esprisi işte bu sürprizler, tüm bu yaşattıklarıdır.
Sokrat ölüme mahkum edildiğinde, eşi:
- Haksız yere öldürülüyorsun, diye ağlamaya
başlayınca, Sokrat:
- Ne yani, birde haklı yere mi öldürülseydim!
--------------------------------------
Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayışı ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbirşeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir... Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa: "Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem" der. Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir:
- Ben çekilirim!!
--------------------------------------
Meşhur bir filozofa:
- Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar fakirsiniz? diye sorulduğunda:
- Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan, demiş.
--------------------------------------
Dostlarından biri, Fransız kralı 15. Lui' ye:
- Majesteleri, akıl vergisi almayı hiç düşündünüz mü? Hiç kimse budalalağı kabul etmeyeceğine göre, herkes böyle bir vergiyi seve seve öder.
Kral, alaylı alaylı gülerek:
- Hakikatten enteresan bir fikir, cevabını vermiş. Bu buluşunuza karşılık, sizi akıl vergisinden muaf
tutuyorum.
--------------------------------------
Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü Galile' ye hasımlarınından biri:
- Efendim, kulaklarınız, bir insan için biraz büyük değil mi?
Galile:
- Doğru, demiş. Benim kulaklarım bir insan için biraz büyük ama, seninkiler de bir eşşeğe göre fazla küçük sayılmaz mı?
--------------------------------------
Fransa hükümet ricalinden biri Napolyon' un bir muharebede tenkide kalkışıp parmağını harita üzerinde gezdirerek:
- Önce şurasını almalıydınız, sonra buradan geçerek ötesini zapdetmeliydiniz, gibi fikirler belirtmeye
başlayınca, Napolyon:
- Evet, Onlar parmakla alınabilseydi dediğin gibi yapardım.
--------------------------------------
Bir toplantıda bir genç M. Akif küçük düşürmek için:
- Afedersiniz, siz veterinermisiniz? demiş.
M. Akif hiç istifini bozmadan şu cevabı vermiş:
- Evet, biryeriniz mi ağrıyordu?
--------------------------------------
İdam edilmek üzere olan bir mahkuma:
- Diyeceğin bir şey var mı? diye sorduklarında:
- Bu bana iyi bir ders oldu!!
--------------------------------------
Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ;
- Sen sır saklamayı bilir misin? diye sormuş.
Vezir:
- Evet hünkarım, bilirim dediğinde, Yavuz cevabı yapıştırmış:
- Bende bilirim.
--------------------------------------
Sultan Alparslan 27 bin askeriyle bizans topraklarında ilerlerken, keşfe gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telaşla:
- 300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor, der.
Alparslan hiç önemsemeyerek şöyle der:
- Bizde onlara yaklaşıyoruz.
-------------------
Bir filozofa sormuşlar: Şansa inanırmısınız?
Filozof: Evet, yoksa sevmediğim insanların başarısını neyle açıklardım
Mumya Evi (House of Wax): Bir kere baştan söyleyeyim, bu filmde Elisha Cuthbert oynuyor ya, film güzelmiş, kötüymüş, hiç de önemli değil. O yüzden film hakkında tek bir kötü lakırdı etmeyecem. Torpil geçiyorum buna. Zaten film bomba gibi (euheuhu torpile bak torpile
) Efenime söyleyeyim, şimdi bir grup genç yılın en önemli maçına giderler. Yolculukları uzun süreceğinden bir gece ne didüğü belirsiz bir kırsal arazide kamp kurarlar. Sonra korkunç olaylar gelişir. Ölüm mü dersiniz, kan mı dersiniz işte, hangisini derseniz deyin... İşte bu mükemmel filmin böyle, daha önce hiç işlenmemiş süper orjinal bir konusu var. Paris Hilton'un ölümü de pek bir süper hani... Komşu Kızı'nı (The Girl Next Door) sevdiyseniz bu filmi de mutlaka seveceksiniz. :))
Ölüm Çıkmazı (See No Evil): Otel, Testere, Texas Katliamı ve Mumya Evi'nden sonra izleyince hiç zevk alınmıyor bir kere, bunu baştan söyleyeyim. Çünkü son zamanlarda moda olan klostrofobik bir ortamda koşuşturan işkenceci kanlı katil filmlerinin en zayıf halkalarından. Bir kere aksiyon sahnelerinin hızlandırılmış şekilde perdeye yansıtılmasına gıcık olurum. Çok amatörce geliyor bana ki bu film bu olayı çokça kullanmış. Nerde bir koşuşturmaca var, nerde bir bıçak birinin kafasına, bir parmak birinin gözüne giriyor orada sahne hızlanıyor. Hiç sevmem... Ayrıca katilin tuttuğunu 10 metre öteye fırlatabilmesi, kafaya kurşun yediği ve onlarca kez sopa darbesi aldığı halde dimdik ayakta durabilmesi de yönetmenin baya bir Terminatör filmi izlediğini gösteriyor. Bu filmden çıkarabildiğim tek şey ise şu oldu; cep telefonun mutlaka en küçük modellerden olsun ki olur da bir gün seri bir katil tarafından telefonu yutmaya zorlanırsan boğazına en az zararı versin.
Ada (The Island): Bol aksiyon, bol aksiyon, bol aksiyon... Film fazla hareketli, çok yapmacık sahneleriyle insanın kafayı allak bullak ediyor ama klonlamayla, bu işin etik yönüyle olan ilgisi filmi ilginç kılmış. Ada'da izlediğimiz biyoteknolojik gelişmeler çok da uzak olmasa gerek. Belki şu an bile vardır öyle mekanlar, belli mi olur :))
Hokkabaz: Ne ağlatan ne de güldüren bir yapım. Uç noktalarda değil. Kısaca hoş ve naif... İnsanın yüzünde sevimli bir tebessüm bırakıyor. GORA'dan çok daha güzel bence. Filmin müziği de çok hoş. Mutlaka izlenilmeli.
Canlılık... Tek amacı yaşam mücadelesinde kalabildiği kadar hayatta kalmak.
Hatta ve hatta belki de biz ve bedenlerimiz hayatta kalmaya çalışan genlerimiz tarafından yönetilen robotlardan başka bir şey değiliz belki de. Richard Dawkins'in deyimiyle birer "Yaşamkalım Makineleriyiz". Bitki olsun, hayvan olsun, insan olsun, hepimiz bu içgüdüyü içimizde taşıyoruz sonuçta ve hepimiz bu içgüdüyle yaşamda kalmak için savaşıyoruz. Kurban bayramlarında da bu savaşın en çetin sahnelerine şahit olabiliyoruz.
Bazen dengeler öyle değişiyor ki, av ile avcı ters statülerde savaşabiliyorlar.
Yani neymiş?
Öyle her kurbanın eti yenmezmiş... 
Gece oldu. Yataklar hazırlandı. Bir sonraki günün bayram harçlığı cirosu düşünülerek uykuya dalındı. Güneşin doğmasına daha çok vardı.
Herkesin Kurban Bayramı mübarek olsun!!
Al işte 2006 da bitti. Aynı 2005, aynı 1998, aynı 1993 gibi... Her şeyin sonu olduğu gibi işte, 2006'nın zamansal kavramının da sonu geldi çattı. Aralığın 31'ini, Ocak'ın 1'ine bağlayan gece yine şarkıcılar televizyonlara çıkacak, pleybek yapacaklar. Biz de sanki o şarkıların o hallerini önceden hiç dinlememişiz gibi çılgınlar gibi coşacağız. "Haydi kırmızı don giyelim, yeni yıla nasıl girersek o yıl öyle geçermiş" muhabbetleri su olup akacak. Taksim'deki cümbüşü, 2007'ye sarhoş ve nahoş bir şekilde giren insanların tramvay rayının üstünde sıkıştırdığı kızlara yaptıkları tacizleri yayınlayacak televizyonlar.Evlerde kimileri sadece çay içerek eğlenecek, kimileri şarapları, biraları, rakıları devirecek. Sonuçta aynı kısır döngünün bir periyodunu tamamlamış olacağız o gece. Sıradaki periyot ise, bir kısım insanların "Ohh be yeni yıla girdik artık yeni bir kişiliğe bürüneceğim" laflarıyla açılacak. Amma velakin 2 gün sonra eski hallerine geri dönecek bu kişiler. 1 Ocak sabahı yeni yıl, noel baba konulu çocuk filmleriyle şenlenecek. Belki önceki akşamın muhteşem(!) eğlence programlarının tekrarı verilecek. Daha sonra unutulacak yavaş yavaş bu yeni yıl safsataları. Bu konunun üstü bu yeni periyodun sonuna kadar örtülü kalacak. Dosya geçici bir süre kapanmış olacak yani. Sonra tekrar açılacak kısa bir süre için, sonra tekrar kapanacak.
Olay budur işte. Çok da büyütmemek lazım. Hade bakam bu yeni yılınız kutlu olsun! :))





